DOLAR 48,38100,22%
EURO 56,1223-0,25%
ALTIN 6.898,85-0,74
BITCOIN 3861254-1.7608%
İstanbul
29°

AÇIK

05:01

SABAHA KALAN SÜRE

AHMET ŞENÇİFT

AHMET ŞENÇİFT

02 Ağustos 2026 Pazar

Aksaçlılar Bugünün Türkiye’sini Görseydi Ne Derdi?

Aksaçlılar Bugünün Türkiye’sini Görseydi Ne Derdi?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Türk mitlerinin bilge ihtiyarları bugün aramızda olsaydı; halkın geçim sıkıntısına, gençlerin gelecek kaygısına, emeklinin küçülen sofrasına ve toplumun adalet arayışına nasıl bakardı?

Türk mitlerinde ve halk anlatılarında, toplumun en zor zamanlarında ortaya çıkan bilge kişilerden söz edilir. Her meseleye karışmayan, kendilerini göstermek ya da güçlerini kanıtlamak için konuşmayan bu kişiler, milletin başı dara düştüğünde, düzen bozulduğunda ve insanlar hangi yöne gideceklerini şaşırdığında belirirler. Saçları kar gibi beyazdır; yüzlerinde uzun yılların bıraktığı çizgiler, sözlerinde ise geçmişten süzülüp gelen bir hayat tecrübesi vardır. Erkek olanlarına çoğunlukla Aksakallı, kadın olanlarına ise Aksaçlı denilir.

Peki, Aksaçlılar gerçekten yaşamış kişiler midir? Yoksa Türk milletinin ihtiyaç duyduğu ortak aklı, vicdanı ve sağduyuyu temsil eden mitolojik karakterler midir? Efsanelerde anlatıldığı biçimiyle, dağların ardında toplanan ve devletin kaderini gizlice belirleyen bir Aksaçlılar teşkilatının varlığını gösteren doğrulanmış tarihî bir kanıt bulunmamaktadır. Buna karşılık onların temsil ettiği değerlerin gerçek olmadığı da söylenemez. Çünkü Aksaçlılar, bir kişi ya da gizli topluluk olmaktan çok daha fazlasını ifade eder. Onlar; tecrübeyi, adaleti, vicdanı, sağduyuyu ve milletin ortak çıkarını temsil eder.

Asıl sorulması gereken belki de şudur: Aksaçlılar bugün aramızda olsaydı, Türkiye’ye bakıp ne söylerdi?

Bir an için hayal edelim. Anadolu’nun yüksek bir dağında ateş yakılmış olsun. Ateşin çevresinde saçları ağarmış, yüzleri kırışmış ihtiyarlar otursun. Önlerinde de bugünün Türkiye’si bulunsun. Bir tarafta büyük şehirlerin bitmeyen kalabalığı, diğer tarafta giderek sessizleşen köyler… Bir yanda ay sonunu getirmeye çalışan ücretliler, pazarda fiyatları tek tek hesaplayan emekliler, çocuğunun beslenme çantasını nasıl dolduracağını düşünen anneler… Öte yanda borcunu çevirmeye çalışan esnaf, ürününün karşılığını alamayan çiftçi ve yıllarca okuduğu hâlde kendisine güvenli bir gelecek kuramayan gençler…

Aksaçlılar muhtemelen önlerine konulan ekonomik tablolardan önce insanların yüzlerine bakardı. Çünkü bir ülkenin gerçek durumu yalnızca istatistiklerden anlaşılmaz. Enflasyon denildiğinde akla yalnızca açıklanan oranlar gelmemelidir. Enflasyon; pazardan bir kilo meyveyi eksik almak, kasaya geldiğinde bazı ürünleri sepette bırakmak, etin yerine daha ucuz bir yemek koymak, yeni bir ayakkabıyı ertelemek ve elektrik düğmesine her basışta faturayı düşünmektir. Yoksulluk da yalnızca belirli bir gelir seviyesinin altında kalmak değildir. Yoksulluk, bir babanın çocuğunun istediğini alamadığında duyduğu mahcubiyettir. Bir emeklinin yıllarca çalıştıktan sonra ilacıyla mutfak masrafı arasında tercih yapmak zorunda kalmasıdır. Bir gencin diploma sahibi olduğu hâlde kendisine ait bir ev, düzenli bir iş ve güvenli bir gelecek hayal edememesidir. İstatistikler tablonun büyüklüğünü gösterir; insanların yüzleri ise o tablonun gerçek ağırlığını anlatır.

Aksaçlılardan biri ateşin başında ayağa kalksaydı, belki de ilk sözü şu olurdu: “Bir ülkede varlıklı olanın imkânları büyürken yoksulun ekmeği küçülüyorsa orada yalnızca ekonomik değil, vicdani bir mesele vardır.”

Türk devlet anlayışında yöneticilik yalnızca iktidar sahibi olmak anlamına gelmez. Devletin görevi sadece sınırları korumak, yollar yapmak ve büyük binalar inşa etmek değildir. Devlet aynı zamanda vatandaşın aç kalmamasından, haksızlığa uğramamasından ve yarınından korkmamasından sorumludur. Bir ülkede yollar uzarken insanların sofrası küçülüyorsa, binalar yükselirken vatandaşın başı eğiliyorsa orada yeniden düşünülmesi gereken bir şeyler var demektir.

Devletin gerçek itibarı meydanlarda söylenen büyük sözlerle değil; emeklinin huzuruyla, çalışanın kazancıyla, çiftçinin üretim gücüyle ve gencin geleceğe duyduğu güvenle ölçülür. Vatandaş, yaşadığı geçim sıkıntısının nedenlerini anlatan uzun açıklamalardan önce çözüm görmek ister. Markete girdiğinde fiyatların neden yükseldiğine ilişkin değerlendirmeleri değil, evine yeterli gıdayla dönebilmeyi düşünür. Kirasını zamanında ödemek, çocuğunun okul masrafını karşılamak ve beklenmedik bir sağlık gideri karşısında çaresiz kalmamak ister. İnsanların talebi olağanüstü bir hayat değildir. Onurlu, güvenli ve emeğinin karşılığını alabildiği bir hayat istemektedirler.

Aksaçlıların üzerinde en fazla duracağı meselelerden biri de gençler olurdu. Bugün gençlerin bir bölümünün geleceğini başka ülkelerde araması yalnızca yüksek maaş talebiyle açıklanamaz. Mesele çok daha derindir. Gençler emeğinin karşılığını almak, liyakatle değerlendirilmek, düşüncelerini özgürce açıklamak, barınabilmek ve yıllarca süren eğitimlerinin ardından insan onuruna yakışan bir hayat kurmak istiyor. Bir ülke gençlerinden sürekli sabır beklerken onlara somut bir gelecek gösteremiyorsa, sabır zamanla umutsuzluğa dönüşür.

Gençlere yalnızca nasihat vermek yetmez. Onlara “Bizim zamanımızda şartlar daha zordu” demeden önce içinde yaşadıkları dönemin sorunlarını anlamak gerekir. Bugünün genci yalnızca daha çok kazanmak istemiyor; emeğinin karşılığını göreceğine, hakkının yenmeyeceğine ve çalışırsa önünün açılacağına inanmak istiyor. Aksaçlıların gençler için söyleyeceği söz belki de şu olurdu: “Gençlerini kaybeden millet yalnızca bugünün insanını değil; yarının öğretmenini, hekimini, mühendisini, sanatçısını ve bilim insanını da kaybeder.”

Bir gencin ülkesinden gitmesi tek başına büyük bir olay gibi görünmeyebilir. Fakat binlerce, on binlerce genç aynı duyguyu taşıyorsa bu, kişisel bir tercih olmaktan çıkar ve toplumsal bir uyarıya dönüşür. Gençlerin ülkelerine olan bağlılığı yalnızca sözlerle korunamaz. Bu bağlılık; adaletle, liyakatle ve güven veren bir gelecek tasavvuruyla güçlenir.

Aksaçlılar, hayatının büyük bölümünü çalışarak geçirmiş emeklilerin durumuna da kayıtsız kalmazdı. Yıllarca vergi ve prim ödeyen bir insanın emekliliğinde kirayı mı, faturayı mı, ilacı mı yoksa gıdayı mı ödeyeceğini düşünmesi sıradanlaştırılabilecek bir durum değildir. Bir toplumun yaşlılarına nasıl davrandığı, o toplumun yalnızca ekonomik gücünü değil, ahlaki seviyesini de gösterir.

Emeklilik, insanın yıllarca süren emeğinin ardından huzura kavuşacağı bir dönem olmalıdır. Fakat bugün birçok emekli için dinlenmek bir yana, hayatı devam ettirebilmek yeni bir mücadeleye dönüşmüş durumda. Torununa harçlık veremeyen, çocuklarından yardım almak zorunda kalan ve temel ihtiyaçlarını sürekli erteleyen yaşlıların yaşadığı sorun yalnızca gelir yetersizliği değildir. İnsanların onuru da bu tablonun baskısı altında kalmaktadır. Aksaçlıların mesajı burada açık olurdu: “Geçmişi kuranların bugününü koruyamayanlar, geleceği sağlam temeller üzerine kuramaz.”

Türkiye yalnızca büyük şehirlerden ibaret değildir. Anadolu’nun köyleri, ovaları, meraları ve üretim alanları bu ülkenin gerçek gücüdür. Çiftçinin mazot, gübre, yem, tohum ve sulama maliyetleri altında ezilmesi yalnızca üreticinin kişisel sorunu olarak görülemez. Çünkü çiftçi üretimden çekildiğinde bunun bedelini şehirde yaşayan milyonlarca insan da öder.

Bugün toprağını terk eden bir üreticinin yokluğu hemen hissedilmeyebilir. Fakat zaman içinde gıda fiyatları yükselir, dışa bağımlılık artar ve ülkenin kendi kendine yetebilme gücü zayıflar. Toprak yalnızca ekonomik bir değer değildir. Toprak; vatan, bereket ve bağımsızlıktır. Bu nedenle çiftçiyi desteklemek bir lütuf ya da yardım değil, ülkenin geleceğine yapılan zorunlu bir yatırımdır.

Türkiye’nin ekonomik sıkıntıları kadar önemli bir diğer meselesi de toplumdaki güven duygusunun zayıflamasıdır. Siyasi görüşler, yaşam biçimleri, kimlikler ve inançlar üzerinden oluşan sert ayrımlar, insanların ortak sorunlar etrafında konuşmasını zorlaştırıyor. Oysa pazardaki fiyat vatandaşın hangi partiye oy verdiğini sormaz. Kira artışı kiracının siyasi düşüncesine bakmaz. İşsizlik, borç ve yoksulluk insanların kimliklerine göre kapı çalmaz.

Aksaçlılar bugünün Türkiye’sine baktığında belki de şu uyarıyı yapardı: “Birbirinizle mücadele ederken ortak yurdun sorunlarını unutmayın. Aynı gemide olanların birbirinin küreğini kırması, gemiyi hızlandırmaz.”

Türkiye’nin ihtiyacı daha fazla kutuplaşma değildir. Ülkenin ihtiyacı ortak akıl, şeffaflık, liyakat, adalet ve toplumsal dayanışmadır. Siyaset, insanları birbirine düşman etmek için değil, ortak sorunlara çözüm üretmek için yapılmalıdır. Bir ülkede vatandaşlar birbirini dinlemeyi bıraktığında, en doğru söz bile karşı tarafa ulaşamaz.

Belki efsanelerde anlatıldığı gibi dağların ardında toplanan ve ülkenin kaderini belirleyen gizemli Aksaçlılar yoktur. Fakat onların temsil ettiği vicdan hâlâ yaşamaktadır. Torununun geleceği için endişelenen bir dedede, komşusunun çocuğuna yemek gönderen bir annede, öğrencisine yalnızca ders değil ahlak da öğreten bir öğretmende, kazancı azalmasına rağmen çalışanının hakkını koruyan bir esnafta, toprağından vazgeçmeyen çiftçide, hastasını yalnızca bir dosya numarası olarak görmeyen hekimde ve hakkı savunmaktan geri durmayan her insanda Aksaçlıların ruhundan bir parça vardır.

Belki de onların geri dönmesini beklemek yerine temsil ettikleri değerleri yeniden hatırlamamız gerekiyor. Çünkü Türkiye’nin ihtiyacı gölgelerin arasından çıkacak gizemli ihtiyarlar değildir. Halkın sesini gerçekten duyan, adaleti güçlüye göre değil haklıya göre dağıtan ve gelecek kuşaklara karşı sorumluluk hisseden bir ortak akıldır.

Aksaçlılar bugün aramızda olsaydı son sözleri belki de şöyle olurdu:

“Gençlerinizi umutsuzluğa, yaşlılarınızı yalnızlığa, çiftçilerinizi toprağından kopmaya ve çalışanlarınızı yoksulluğa mahkûm etmeyin. Halkın sofrasını rakamlardan, adaleti çıkarlardan ve liyakati yakınlıktan üstün tutun. Çünkü milletin duasını kaybedenlerin, tarihin övgüsünü kazanması mümkün değildir.”

Aksaçlıların gerçek bir teşkilat olup olmadığı tartışılabilir. Fakat onların temsil ettiği bilgelik bugün her zamankinden daha gerçektir.

Çünkü milletin asıl Aksaçlıları, onun susmayan ve unutulmayan vicdanıdır.

Devamını Oku

Emeklinin Maaşı Kiraya, Ömrü Geçinmeye Yetmiyor

Emeklinin Maaşı Kiraya, Ömrü Geçinmeye Yetmiyor
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Türkiye’de emekli olmak artık bir dinlenme dönemi değil; yeni bir hayatta kalma mücadelesinin adı hâline geldi. Yıllarca çalışan, prim ödeyen, vergisini veren, ülkenin üretimine omuz veren milyonlarca insan bugün hayatının sonbaharında huzur değil, hesap makinesi taşıyor. Emeklilik denilen kavram, eskiden “bir nebze rahatlama” demekti. Bugün ise kira günü yaklaşırken boğaza düğümlenen nefes, market rafının önünde ürüne değil etikete bakmak, toruna harçlık verememenin mahcubiyeti, elektrik faturasını görünce ışığı kısmak, doğalgaz faturasını düşününce kıştan korkmak demek.

Açıklanan maaş zamları, kâğıt üzerinde bir oran olarak duruyor. Fakat hayat oranla yaşanmıyor. İnsan, yüzdelik zamla değil; ekmekle, kirayla, ilaçla, faturayla, pazar filesiyle yaşıyor. Bir emeklinin cebine giren para, daha eline geçmeden kira, aidat, elektrik, su, doğalgaz, telefon, ilaç, mutfak masrafı arasında parçalanıp gidiyorsa, buna “zam” demek insafla bağdaşmaz. Çünkü zam dediğiniz şey, insanın alım gücünü artırır. Bugün yapılan artış ise çoğu emekli için sadece yoksulluğun makyajlanmış hâlidir.

Bu ülkede milyonlarca emekli, maaşını aldığı gün zenginleşmiyor; sadece hangi borcunu önce ödeyeceğine karar veriyor. Ayın başında gelen para, ayın ortasını göremeden eriyor. Emekli, bankamatikten parasını çekerken sevinmiyor; içinden “Bu ayı nasıl çıkaracağım?” diye geçiriyor. Çünkü Türkiye’de emekli maaşı artık bir yaşam geliri olmaktan çıkmış, borçları sıraya koyma aracına dönüşmüştür.

En acı tablo ise kiralarda yaşanıyor. Büyükşehirlerde, özellikle İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa, Antalya gibi metropollerde emekli maaşıyla kira ödemek neredeyse imkânsız hâle geldi. Birçok semtte ortalama kira, emekli maaşının tamamına yaklaşmış, hatta bazı bölgelerde onu geçmiş durumda. Bugün bir emekli, başını sokacak bir ev için maaşının büyük bölümünü kiraya ayırmak zorunda kalıyorsa, geriye nasıl yaşayacaktır? Mutfak nasıl dönecektir? İlaç nasıl alınacaktır? Toruna nasıl destek olunacaktır? Bayramda kapı nasıl açılacaktır?

Kira meselesi yalnızca ekonomik bir başlık değildir; insan onurunun en temel meselesidir. Ev, insanın sığınağıdır. Yaşlı bir insanın en azından huzurla oturabileceği dört duvarı olmalıdır. Ama bugün emekli, ev sahibi aradığında “Maaşınız yetmez” cevabıyla karşılaşıyor. Ev sahibinin gözünde riskli kiracı hâline geliyor. Bankanın gözünde kredi alamayan, piyasanın gözünde alım gücü olmayan, devletin gözünde ise birkaç puanlık zamla idare etmesi beklenen bir kaleme dönüşüyor.

Metropollerde emekli için hayat, yalnızca pahalı değil; neredeyse dışlayıcı hâle geldi. Şehirlerin merkezleri emekliyi dışarı itiyor. Eskiden çocuklarını büyüttüğü, yıllarca çalıştığı, komşuluk kurduğu mahallede artık barınamıyor. Kira artıyor, aidat artıyor, market artıyor, ulaşım artıyor. Ama emeklinin hayat alanı daralıyor. Bu daralma sadece cüzdanda değil; insanın ruhunda da yaşanıyor. Çünkü insan doğduğu, çalıştığı, yaşlandığı şehirde yabancılaşmaya başlıyorsa, orada sosyal adalet ciddi biçimde yara almış demektir.

Bugün emekli, yalnızca kendi karnını doyurma derdinde değildir. Türkiye’de emekli, çoğu zaman hâlâ ailesinin omurgasıdır. İşsiz kalan oğluna destek olur. Üniversitede okuyan torununa para göndermeye çalışır. Kirasını ödeyemeyen kızına yardım eder. Hasta eşinin ilacını tamamlar. Kendi ihtiyacından kısar, çocuğuna verir. Kendi paltosunu yenilemez, torununun kitabını alır. Kendi sofrasını küçültür, evladının yükünü hafifletmeye çalışır. Fakat artık bu dayanışma da emeklinin omzunda taşınamayacak kadar ağırlaşmıştır.

Üniversitede çocuk okutmak bugün başlı başına bir ekonomik sınavdır. Barınma masrafı, yemek, ulaşım, kitap, kırtasiye, harçlık, telefon, internet, sağlık gideri derken bir öğrencinin aylık masrafı birçok emekli maaşını zorlar hâle gelmiştir. Anadolu’dan büyükşehre okumaya giden bir gencin ailesi emekli ise, o evde sevinçle birlikte büyük bir korku da başlar: “Çocuğu nasıl okutacağız?” Üniversite kazanmak artık sadece başarı değil, aynı zamanda aile bütçesine açılan büyük bir gedik hâline gelmiştir.

Bu ülkenin emeklisi, torununun üniversiteye başlamasına gururla bakması gerekirken, bugün çoğu zaman mahcubiyetle bakıyor. “Keşke daha fazla gönderebilsem” diyor. “Keşke çocuğun yurdu çıksa” diyor. “Keşke servis, yemek, kitap bu kadar pahalı olmasa” diyor. Oysa bir ülkenin geleceği, emeklinin torununu okutabilme gücüyle de ölçülür. Eğer emekli, aile içinde eğitim masrafına destek olamaz hâle gelmişse, bu sadece bugünün değil, yarının da krizidir.

Çünkü emekli yoksulluğu, yalnızca yaşlıların sorunu değildir. Emekli yoksulluğu, aile yoksulluğudur. Gençlerin eğitimini etkiler, çocukların beslenmesini etkiler, aile içi huzuru etkiler, toplumun moralini etkiler. Bir emeklinin sofrasındaki eksilme, sadece bir tabağın küçülmesi değildir; kuşaklar arası dayanışmanın kırılmasıdır. Bugün dedenin torununa harçlık verememesi küçük bir sahne gibi görünebilir. Ama o sahnenin içinde koskoca bir sosyal çöküş gizlidir.

Daha vahimi, emekli artık çalışmak zorunda kalıyor. Adı emekli ama bedeni hâlâ mesaide. Yaşı ilerlemiş insanlar güvenlik kulübelerinde, pazar tezgâhlarında, apartman görevliliğinde, takside, depoda, büfede, inşaat kenarında, dükkân önünde yeniden iş arıyor. Çünkü maaş yetmiyor. Çünkü kira beklemiyor. Çünkü fatura beklemiyor. Çünkü mutfak boş kalınca yaş sorulmuyor. Çünkü hayat, “Sen artık dinlen” demiyor.

Bir ülkede emekli, çalışmak istediği için değil çalışmak zorunda kaldığı için iş arıyorsa, orada emeklilik sistemi amacından sapmış demektir. Emeklilik, insanın ikinci kez hayata tutunmak için ucuz işgücü hâline getirilmesi değildir. Emeklilik, insanın ömrünü tükettiği yıllardan sonra güvenceye kavuşmasıdır. Eğer o güvence sağlanamıyorsa, ortada sadece maaş sorunu değil, sosyal devlet sorunu vardır.

Bugün emekli sabahın erken saatinde işe gidiyorsa, bu yalnızca kişisel tercih değildir. Bu, sistemin sessiz itirafıdır. “Verdiğim maaş yetmiyor, git bir de çalış” demenin üstü kapalı hâlidir. Üstelik çalışan emekli yalnızca kendisi için değil, genç işsizler için de ayrı bir çıkmaz yaratıyor. Genç iş bulamıyor, emekli çalışmak zorunda kalıyor. Biri hayata başlamak için kapı arıyor, diğeri hayatını sürdürebilmek için aynı kapıda bekliyor. Bu tablo hiçbir topluma yakışmaz.

Emeklinin yaşadığı sıkıntı, yalnızca paranın azlığıyla açıklanamaz. Bu aynı zamanda görünmez kılınma meselesidir. Emekli, seçim dönemlerinde hatırlanan ama geçim derdi başladığında “sabır” tavsiye edilen bir kitle hâline getirilmiştir. Oysa emekli sadaka istemiyor. Emekli lütuf istemiyor. Emekli alkış istemiyor. Emekli, çalışırken ödediği primin, verdiği emeğin, tükettiği ömrün karşılığını istiyor. Bunun adı yardım değil, haktır.

“Bütçe imkânları” denilerek emeklinin talebi öteleniyor. Fakat aynı ülkede başka kalemlere kaynak bulunurken, milyonlarca emeklinin insanca yaşam talebi sürekli erteleniyorsa, mesele yalnızca ekonomik değildir; siyasi ve ahlaki bir tercihtir. Devletin büyüklüğü, yalnızca yollarla, köprülerle, binalarla ölçülmez. Devletin büyüklüğü, yaşlısına nasıl baktığıyla ölçülür. Bir ülke emeklisini pazarın sonunda ucuzlamış sebze beklerken yalnız bırakıyorsa, orada kalkınma söylemi eksik kalır.

Bugün pazara çıkan bir emeklinin yüzüne bakmak yeterlidir. Elinde file vardır ama içi eskisi gibi dolmaz. Domatesi tane ile alır, peyniri gramla sorar, zeytinin fiyatını duyunca tezgâhtan uzaklaşır. Kasaba girmez, balık tezgâhına bakıp geçer. Meyveyi çocuk gelecekse alır, kendisi için değil. Akşam evde tencere kaynayacak mı, onun hesabını yapar. Bazen kahvaltı öğleye karışır, öğle akşama sarkar. Bu, yoksulluğun ev içindeki sessiz hâlidir.

Bir de sağlık boyutu var. Yaş ilerledikçe ilaç artar, doktor ihtiyacı artar, özel muayene ihtimali artar, ulaşım ihtiyacı artar. Emekli, ilacını eksik alırsa sağlığı bozulur; ilacını tam alırsa mutfağı eksilir. Böyle bir tercih insanlık dışıdır. Bir insanın ilacıyla ekmeği arasında seçim yapmak zorunda kalması, çağdaş bir sosyal devlet anlayışıyla bağdaşmaz. Yaşlılık döneminde insanın en büyük ihtiyacı güven duygusudur. Bugün emeklinin elinden alınan şey yalnızca para değil, güven duygusudur.

Kimi emekliler çocuklarının yanına taşınmak zorunda kalıyor. Kimi evini kapatıyor. Kimi köyüne dönüyor. Kimi daha ucuz semt arıyor. Kimi kirayı ödeyemediği için ev sahibiyle karşı karşıya geliyor. Kimi yıllarca yaşadığı mahalleyi terk ediyor. Böylece emeklilik, huzurlu bir dönem olmaktan çıkıp sürekli yer değiştirme, küçülme ve vazgeçme dönemine dönüşüyor. İnsan yaşlandıkça kök salmak ister; Türkiye’de emekli ise yaşlandıkça yerinden ediliyor.

Bu durumun toplumsal sonucu ağırdır. Emekli mutsuzsa, aile mutsuzdur. Emekli yoksulsa, toplum yoksuldur. Emekli umutsuzsa, ülkenin ortak hafızası umutsuzdur. Çünkü emekliler bu ülkenin geçmiş emeğidir. Fabrikada çalışan işçi, okulda ders veren öğretmen, hastanede nöbet tutan hemşire, karakolda görev yapan memur, tarlada üretim yapan çiftçi, küçük dükkânını döndüren esnaf, yıllarca direksiyon başında çalışan şoför bugün aynı kaderde buluşuyor: Maaş yetmiyor.

Bu kader ortak ama adil değil. Çünkü emeklinin bugünkü yoksulluğu kendi tembelliğinden, kendi savurganlığından, kendi tercihlerinden doğmadı. İnsanlar yıllarca çalıştı, prim ödedi, sisteme güvendi. “Bugün çalışayım, yarın emeklilikte güvende olayım” diye düşündü. Bugün o güven kırıldı. En tehlikeli kırılma da budur. Çünkü sosyal güvenlik sistemi, adı üstünde güven üzerine kuruludur. Güven giderse, toplumun devlete bakışı da değişir.

Emekli maaşına yapılan düşük artışlar, hayat pahalılığı karşısında daha ilk ayda eriyorsa, bunun adına iyileştirme denilemez. Bir maaş artışı, kira artışının, gıda fiyatlarının, enerji maliyetlerinin, ulaşım giderlerinin, ilaç masraflarının gerisinde kalıyorsa, emeklinin cebine para değil, hayal kırıklığı konmuş olur. İnsanlar oran duymaktan yoruldu. Çünkü oranlar sofraya yemek koymuyor. Yüzdelik hesaplar faturayı ödemiyor. Grafikler toruna harçlık vermiyor.

Bugün ihtiyaç duyulan şey, emekliyi enflasyon farkına mahkûm eden dar anlayıştan çıkmaktır. Emekliye yalnızca geçmiş enflasyon kadar artış vermek, onu zaten yaşadığı kaybın arkasından sürüklemektir. Enflasyon gerçekleşir, emekli kaybeder; sonra o kaybın bir bölümü zam diye sunulur. Bu döngüde emeklinin refahı hiç artmaz. Sadece yoksulluğun seviyesi yeniden ayarlanır. Gerçek çözüm, emekli aylıklarının insanca yaşam ölçütlerine göre belirlenmesidir.

Bu ölçüt bellidir: Bir emekli, maaşıyla kirasını ödeyebilmeli, mutfağını kurabilmeli, faturalarını karşılayabilmeli, ilacını alabilmeli, sosyal hayattan tamamen kopmamalı, bayramda torununa mahcup olmamalıdır. İnsanca yaşam dediğimiz şey lüks değildir. Her gün et yemek, tatile gitmek, lüks harcama yapmak değildir. İnsanca yaşam; temel ihtiyaçlarını karşılayabilmek, başını sokacak evde korkmadan oturabilmek, hastalanınca çaresiz kalmamak, ay sonunu sürekli borçla getirmemektir.

Bugün emeklinin talebi budur. Ne fazlası ne eksiği. Emekli, ülkenin sırtında yük değildir. Emekli, bu ülkenin inşa sürecinde alın teri olan insandır. Onu bütçeye maliyet gibi görmek, emeğe saygısızlıktır. Çünkü bugünün yollarında, fabrikalarında, okullarında, hastanelerinde, belediyelerinde, tarlalarında, atölyelerinde emeklinin geçmiş emeği vardır. Bugün ayakta duran ne varsa, onun harcında dünün emekçileri vardır.

Bu nedenle emekli maaşı tartışması yalnızca teknik bir hesap değildir. Bu, bir vefa tartışmasıdır. Devletin vatandaşına verdiği söz tartışmasıdır. Toplumun yaşlısına bakış tartışmasıdır. “Çalıştın, prim ödedin, yaşlandığında seni koruyacağım” denilen insanlara bugün “Bu kadarla idare et” deniyorsa, ortada büyük bir çelişki vardır. Bu çelişkiyi kapatmak için birkaç puanlık artış yetmez. Kökten, adil, kalıcı bir düzenleme gerekir.

Emekli aylıkları, kira gerçeği dikkate alınmadan belirlenemez. Büyükşehirlerde yaşayan emekliler için barınma desteği, kira yükünü hafifletecek sosyal politikalar, düşük gelirli yaşlılar için güvenli konut modelleri gündeme alınmalıdır. Emeklinin maaşı daha eline geçmeden kiraya gidiyorsa, geriye kalan her tartışma eksiktir. Barınma hakkı güvence altına alınmadan emekli refahından söz edilemez.

Ayrıca emeklilerin çocuk ve torun eğitimine destek olabilmesi için aile içi yük de görülmelidir. Türkiye’de aile, ekonomik kriz dönemlerinde çoğu zaman görünmez sosyal güvenlik kurumu gibi çalışır. Emekli de bu kurumun sessiz destekçisidir. Ama bugün emeklinin kendisi desteğe muhtaç hâle gelmiştir. Üniversitede okuyan çocuğu veya torunu olan emekliler için eğitim destekleri, ulaşım ve barınma yardımları, burs mekanizmaları güçlendirilmelidir. Çünkü emekli yoksulluğunun bedelini gençler de ödüyor.

Sağlık harcamaları da ayrı bir başlık olarak ele alınmalıdır. Kronik hastalıkları olan emekliler için ilaç, katkı payı, muayene, ulaşım gibi giderler hafifletilmelidir. Yaşlı bir insanın tedavisini ertelemesi, toplum için daha büyük sağlık ve sosyal maliyet doğurur. En akılcı politika, emekliyi hastalanmadan, yoksullaşmadan, yalnızlaşmadan koruyan politikadır.

Bugün yapılması gereken açıktır: En düşük emekli aylığı, büyükşehirlerdeki gerçek yaşam maliyetleri dikkate alınarak yeniden belirlenmelidir. Zamlar yalnızca geçmiş enflasyona göre değil, alım gücünü artıracak biçimde yapılmalıdır. Kök aylık sorunu çözülmelidir. Dul ve yetim aylığı alanların yaşadığı daha derin yoksulluk ayrıca ele alınmalıdır. Çalışmak zorunda kalan emekliler için değil, çalışmak zorunda kalmayacak emekliler için politika üretilmelidir.

Çünkü mesele yalnızca bugünün maaşı değildir. Mesele, yarının yaşlılarının da aynı korkuyla yaşayıp yaşamayacağıdır. Bugünün gençleri şunu görüyor: Çalışsan da, prim ödesen de, yıllarını versen de yaşlandığında geçinemeyebilirsin. Bu duygu, toplumsal güveni zehirler. Genç kuşağın sisteme inancını zayıflatır. Emekliliği bir güvence olmaktan çıkarıp belirsiz bir geleceğe dönüştürür.

Türkiye’nin emeklisine reva görülen bu tablo kabul edilemez. Bir insan ömrünün en yorgun döneminde hâlâ kira hesabı yapıyorsa, hâlâ iş arıyorsa, hâlâ pazarda eksiltme hesabı yapıyorsa, hâlâ çocuğuna yük olmaktan korkuyorsa, hâlâ torununa harçlık veremediği için içine kapanıyorsa, orada mesele “maaş zammı” başlığını çoktan aşmıştır. Orada insan onuru meselesi vardır.

Emekli bu ülkenin kenar notu değildir. Emekli, bu ülkenin hafızasıdır. O hafızaya yoksulluğu, yalnızlığı ve çaresizliği reva görmek, sadece bugünün emeklisine değil, ülkenin geçmiş emeğine de haksızlıktır.

Bugün yapılması gereken şey, emekliye sabır tavsiye etmek değil, hakkını teslim etmektir. Çünkü sabır, açlığı doyurmaz. Sabır, kirayı ödemez. Sabır, ilacı almaz. Sabır, üniversitedeki çocuğun yurt parasını karşılamaz. Sabır, pazar filesini doldurmaz. Sabır, bir yaşlı insanın yorgun kalbini hafifletmez.

Emekli sadaka değil, yaşam hakkı istiyor.

Emekli ayrıcalık değil, adalet istiyor.

Emekli alkış değil, geçinebileceği bir maaş istiyor.

Ve en önemlisi, emekli artık sadece duymak değil, yaşamak istiyor.

Bu ülkeye yıllarını veren insanların hayatının son döneminde kiraya yenilmesi, pazara yenilmesi, faturaya yenilmesi, çaresizliğe yenilmesi kabul edilemez. Emeklilik, insanın ömrünün sonunda yeniden yoksullukla sınandığı bir dönem olmamalıdır. Emeklilik, insanın “Ben bu ülkeye emeğimi verdim, şimdi huzurla yaşayabilirim” diyebildiği bir güvence olmalıdır.

Bugün emeklinin maaşı hayata yetmiyor. Ama asıl acı olan, bu yetmezliğin artık sıradanlaştırılmasıdır. Toplum olarak asıl itiraz etmemiz gereken yer burasıdır. Çünkü yoksulluk kanıksandığında, adaletsizlik normalleşir. Adaletsizlik normalleştiğinde ise en çok da sesi kısılmış olanlar kaybeder.

Emeklinin sesi kısılmamalı.

Çünkü o ses, bu ülkenin dünüdür.

Ve o sese kulak verilmezse, yarının Türkiye’si de aynı yoksulluk korkusuyla yaşlanacaktır.

Ahmet ŞENÇİFT

Devamını Oku